Türk Ocakları İstanbul Şubesi olarak Geleneksel Cuma sohbetleri kapsamında 15 Aralık Cuma akşamı Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Dr. Burak Küntay’ı ağırladık. Küntay, son dönem dünya gündemini hayli meşgul eden ABD-Türkiye ilişkilerine dair ocağımız konferans salonunda “Türk-Amerikan İlişkileri” başlıklı konferans verdi.

Türk halkı olarak politik tavrımızın çoğunlukla popülizme yenildiğinden bahseden Küntay ezberleri bozmak amacında olduğunun altını çizdi. Popülizmden kurtulmak için evvela her şeyi bilme hastalığından kurtulmamız gerektiğini belirten Küntay, siyaset bilimini ilgilendiren birçok konunun ilmi yaklaşımlarla ele alınmaması dolayısıyla ülke dış politikası hakkında konuşan zevatın olaylara ancak hamasi yaklaşabileceğini belirtti. Böylesi hamasi yaklaşımın toplumu da hamasete yönelttiğini, bu sebepten toplum olarak gelişmeler hakkında doğru düşünmekten uzak bırakıldığımızı söyledi.

Gelişmeleri nasıl değerlendirmemiz gerektiğine dair aktarımlarının ardından Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihine değinildi:

İlişkiler, evvelinde de olmakla birlikte, 1940’ların sonuna doğru başlar. Bu dönemde Sovyetler Birliği emperyalist bir politika takip etmektedir. O dönem Sovyetler, Türkiye’den bazı istekler de bulunur: Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yeniden gözden geçirilmesi, Türkiye’nin Trakya ve Kafkas hudutlarının bir kez daha konuşulması, Atatürk döneminden beri yinelenerek devam eden saldırmazlık paktının artık yinelenmemesi yollu söylevleri…

Sovyetler Birliği büyük bir emperyal güç olma yolunda ilerlerken ABD, Truman Doktrini, Marshall Yardımı, Missouri Zırhlısı gibi çeşitli vasıtalarla Türkiye gibi Sovyet baskısı gören devletlere yardım eder. Türkiye konjöktür gereği Batı blokuna dahil olur.

Batı bloğuna dahil olduktan sonra NATO’ya girmek için veryansın eden Türkiye’nin Kore Savaşı’nda gösterdiği başarı sonrası Türkiye ekonomik olarak Batı’ya yöneldiği gibi askeri olarak da Batı’yı tercih etmek mecburiyetinde kalır. 1950-60 arası dönem ilişkilerin müspet olduğu yıllardır. 1962 yılı Küba Krizi’nde ABD’nin Türkiye’deki füzeleri kolaylıkla pazarlık edişi, Türkiye’nin ABD nezdinde “risk anında satılabilir bir ülke” olduğunu göstermiştir ki Türkiye için soğuk duş etkisi yapmıştır. Ardından Lyndon Johnson’un 1964 yılı Kıbrıs’ta yaşanan hadiseler üzerine Türk askerinin Kıbrıs’a müdahale edebileceği endişesiyle kaleme aldığı meşhur mektup Türkiye’de çok menfi karşılık bulmuş. ABD ile ilişkiler son derece kötüye gitmiştir. Küntay’a göre bu mektup NATO’nun “istediğim savaşın destekçisiyim, desteklemediğim savaşa da izin vermem” demesinin metnidir. 1970’li yıllara gelindiğinde yaşanan Haşhaş Krizi de ilişkilerin gerilmesine yol açar. 1974 Kıbrıs Harekatı ve ardından 1980 Darbesi ikili ilişkiler açısından olumsuz gelişmelerdir.

Küntay, Türkiye’nin ABD ile yaşadığı bunca olumsuz vakaya rağmen hep müttefik ülke konumunda olmasını “idare etmek” olarak nitelendirir. Başta da belirttiği üzere Türkiye, Sovyet tehdidi dolayısıyla bir nevi mecburen Batı’ya yönelmek zorunda kalmıştır çünkü devletler çıkar üzere ilişki güderler.

90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması ilişkilerde yeni bir sayfa açar, Amerikan nüfuzunu sorgulatır hale gelir. Körfez Savaşları döneminde Türkiye’nin Irak’a ambargo uygulaması sonucu yaşanan ekonomik sıkıntı ve Çekiç Güç vasıtasıyla yaratılan siyasi boşluk Türkiye’nin zararına olmuştur.

2000’li yıllarda da büyük gerginlikler yaşanmıştır: 11 Eylül saldırısı, Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesi… Hakeza son dönem de çok gergin geçmektedir: Rusya’dan S-400 füzelerinin alınması, NATO askeri tatbikatı sırasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdiki ve kurucu cumhurbaşkanlarının düşman hedefi olarak gösterilmesi ki kabul edilemez bir hatadır, FETÖ’nün ABD’de büyük yapılanmaya sahip oluşu ve Türkiye’nin ısrarına rağmen terör örgütü mensuplarını Türkiye’ye vermeyişi, Suriye sınırında bir Kürt devleti hayalinde olan PYD, YPG gibi örgütlere ABD’nin yaptığı silah yardımları, yaşanan vize krizi ve Reza Zarrab davası… Türkiye açısından son derece olumsuz karşılanan bu gelişmeler, haklı olarak “Hala niye müttefiğiz?” sorusunu gündeme taşımıştır.

Küntay, bir ülkenin “ahlaken, ilmen ve nüfus bakımından” gelişmek zorunda olduğuna değinerek ABD ile müttefikmişiz gibi davranmamızın altında bu gelişmişlik sorununun yattığını söyledi. Romantizm ve popülizmden uzak durarak bu sorunu irdelememiz gerektiği belirtti.

Ardından ABD Başkanı Trump’un Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesini değerlendiren Küntay, “Uluslararası hukuk güçlüler tarafından yazılır ve uluslararası arenada asla ebedi dost ve düşman yoktur.” diyerek konferansını bitirdi.

Konferans akabinde soru cevap faslına geçildi. Bu bölümde K.Kore-ABD ilişkisi, Türkiye’nin avrasyacılığa kayışı, Türkiye ve İsrail arasındaki antlaşmaların Ankara ve Kudüs adına imzalanmasının Türkiye’nin  İsrail’in başkenti olarak nereyi kabul ettiğini gösterdiği, NATO’nun hala devam eden bir askeri pakt olmasının ne anlam ifade ettiği, “Dünya beşten büyüktür” çıkışının nedenleri gibi bahisler Küntay tarafından açığa kavuşturuldu.

Kendisine teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dileriz.

 

 

Facebookta Paylaş Tweetle